The Sparkling Line of Time – Zamanın Kıvılcım Saçan Çizgisi

Berbard Suits says that the only reason why we obey to the rules of a game is that it makes possible such game. We stick with the rules for the game’s sake, and a game has no other purpose than itself. A human being  doesn’t need anyone else in order to play with the world, it doesn’t need to “communicate” with anyone; it can let itself go into transitions from modality to modality, from game to game, without ever feeling the need to signal that such transition takes place. More than that, as a game, the world doesn’t need any player, not even “me” who feels so special when playing with it. The moment in which we realize this, is the moment in which we seem to grasp the world’s being-for-itself, seem to grasp the simultaneous presence and absence of our “relation” to it, and find ourself enchanted by this discovery. We might therefore say that play starts with the presence of presence, the being there of the “being there”; it is a way to sense presence – sense as both feeling and meaning. The playing human, in all its solitude, experiences something that I would like to call the “sparkling line of time”: This is the interfacing of two surfaces -that of ourselves and that of the world- through which we experience the vessel as time. Just like putting a finger on a dusty surface to let it glide over it, and looking at the emerging line on the dusty plane, and at the dust that builds up at the tip of our finger, simultaneously revealing and burying a secret. Or like the pen I stare at, and the many traces I left, as I put my final mark on this paper – in sheer wonder of how it’s possible at all, yet happening.

“Bir oyunun” diyor Bernard Suits, “getirdiği kısıtlara uymamızın, oyunu mümkün kılmak dışında bir amacı yoktur”. Oyuna oyun uğruna uyarız ve bu nedenle de oyunun oyundan başka amacı yoktur. İnsan, dünyayla böyle bir oyuna dalmak için kendinden başka kimseye ihtiyaç duymaz, kendinden başka kimseyle alışverişte bulunmak zorunda değildir, varlığının kipindeki değişiklikleri kimseye duyurmadan temas halinde olduğu dünyayla bir kipten diğerine, bir oyundan diğerine geçebilir. Dahası, kendi oluş haliyle oyun-olarak-dünya, hiç bir insana, şu an oynamakta olan ben’e dahi gereksinim duymaz. Bunu anlar gibi olduğumuz an, onun mutlak kendi-için-oluşunun sınırına dayandığımız, onun ve kendi oluşumuzun, onunla, eşzamanlı olarak var olan ve var olmayan “ilişki”mizin kendini ele vermezliğinin büyüsüne kapıldığımız andır. Öyleyse oynamak için belki de şunu demeliyiz: Varlıkla, varoluşla, “burada oluş” denen boşlukla başa çıkmanın, eşzamanlı olarak onu duyumsamanın ve ona anlam biçmeyi denemenin bir yoludur oynamak. İnsanın tek başına, kendi kendine dünyayla oynaması, benim “zamanın kıvılcım saçan çizgisi” olarak adlandırmak istediğim bir şeye denk düşer: Bu, iki yüzeyin -varlığımızın yüzeyiyle, dünyanın yüzeyinin- kesişme noktasında, varlığı, varlığın mekanını, zaman olarak, temastan başka bir şey olmayan bir zaman çizgisi olarak deneyimlememizdir: Tıpkı parmağımızı tozlu bir yüzeyin bir noktasına bastırıp onu o yüzey boyunca kaydırmamız, bunu yaparken tozlu yüzeyde oluşan çizgiyle parmak ucumuzda biriken toza bakıp, onda bir sırrın aydınlanışını -ve yitişini- görmek gibi. Ya da, bu çalışmanın son noktasını kağıda yerleştirirken, elimde tuttuğum kalemle onun bırakmış olduğu onca ize hayret içinde bakmam gibi.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: